Dört kısa korku hikayesi

Omnissiah

80+ Bronze
Katılım
1 Eylül 2021
Mesajlar
1,186
Reaksiyon skoru
726
Yılın en sıcak, en ağır gecesiydi. Genç çift, ormanın derinliklerinde, ağaçların dalları arasından bir canavarın dişleri gibi yükselen o eski aile malikânesine vardıklarında, gökyüzünde şimşekler dilsiz birer çığlık gibi çakıyordu. Araba tekerleklerinin çakıl taşları üzerinde çıkardığı ses, sanki bir mezarın kapağının açılışıydı.
Yol kenarında duran yedi gölge, siyah kukuletaları altında yüzsüz birer heybetle onları izledi. İçlerinden biri, genç adamın kulağına rüzgârla beraber o uğursuz uyarıyı fısıldadı: "Geri dönün... Yoksa on sekiz, on dokuz olacak!"
Ama kapı çoktan açılmıştı. Malikânenin rutubetli havası, onları bir kefen gibi sardı.
Genç kadın hamileydi. Karnında taşıdığı yeni hayat, bu evin soğuk duvarları arasına girdiği an tuhaf bir şekilde ağırlaşmaya başladı. Merdivenlerden yukarı çıkarken duydukları o çocuk ağlaması, yaşayan bir bebeğe ait olamazdı. Bu ses, duvarların içinden, parkelerin altından ve asırların tozundan sızıyordu.
Gece yarısı geldiğinde, malikânenin gizli bir köşesinde saklı duran o küçük, gümüş kaplı tabut titremeye başladı. 1777 yılında, ihanet ve öfkeyle dolu bir gecede, annesinin rahminden ölüme zorlanan o küçük ruh, "O", uyanıyordu.
Genç adam, evin mahzeninde eski bir günlük buldu. Tozlu sayfalarda, yüzyıllar önce yaşayan bir atanın, sadakatsizlikle suçladığı karısını merdivenlerden aşağı ittiği anlatılıyordu. Kadın ölmüş, ama rahmindeki o karanlık tohum —Abigail— asla huzur bulmamıştı. Şimdi, bu genç kadının bedenini bir koza gibi kullanarak geri dönmek istiyordu.
Evin içinde fırtına koptu. Mumlar kendi kendine sönerken, duvarlarda beliren gölgeler genç kadının etrafını sardı. Kadın, kendi sesiyle değil, o küçük tabuttan gelen boğuk ve şeytani bir tonda bağırmaya başladı. Gözleri simsiyah oldu; artık o karnındaki bebeği değil, intikam hırsıyla yanıp tutuşan o kadim laneti taşıyordu.
Genç adam, karısını kurtarmak için ona yaklaştığında, kadının yüzünde beliren o çarpık ve yaşlı gülümsemeyi gördü. O an anladı; karısı artık orada değildi. O gövdenin içinde, iki yüzyıllık bir öfke besleniyordu.
Merdivenlerin tepesinde, tıpkı geçmişteki o kanlı gecede olduğu gibi bir itişme yaşandı. Ancak bu kez roller değişmişti. Karanlık güçler, genç adamı merdivenlerden aşağı, sonsuz bir boşluğa doğru ittiler. Adam düşerken duyduğu son ses, bir bebeğin ilk ağlaması değil, bir iblisin zafer çığlığıydı.
Sabah olduğunda, malikâneden dışarı sadece yedi kukuletalı figür çıktı. Ellerinde küçük, gümüş bir tabut vardı ama bu kez içi boş değildi. Lanet tamamlanmış, doğmamış olan, kanla vaftiz edilerek dünyaya dönmüştü.
Evin pencereleri sonsuza dek karardı. Çünkü o duvarların ardında artık sadece bir isim fısıldanıyordu... ve o isim, duyan herkesin sonu oluyordu.
Abigail



Çay Saati

Yıllar süren sessizliğin ardından, o uğursuz eve geri döndü. Sırtı bükülmüş, yüzü binlerce kötü anının derin izleriyle yarılmıştı. Akıl hastanesinin soğuk koridorlarından yanında sadece bir bastonla değil, görünmeyen, fısıldayan bir orduyla gelmişti. Evin genç çocuğu, yaşlı kadının odasından gelen o tuhaf sesleri duyduğunda, kâbusun ilk perdesi aralanmıştı.
Kadın, odasında tek başınaydı ama havada asılı duran fincanlar, kendi kendine dönen kaşıklar ve duvarların içinden gelen boğuk gülüşler vardı. O, "Onlar" ile konuşuyordu. Gözle görülmeyen, sadece kadim evlerin karanlığında nefes alan o habis varlıklarla...
Bir gece, çocuk kapı aralığından izledi o dehşeti. Yaşlı kadın, gümüş tepside dumanı tüten bir çay hazırlamıştı. Ancak çayın rengi bildiği hiçbir şeye benzemiyordu; koyu, metalik ve yapışkan bir kırmızı... Kadın, kendi bileğini kesmiş, akan taze kanı porselen fincanlara doldurmuştu. Havada asılı kalan görünmez ağızlar, o kanı iştahla höpürdeterek içiyordu.
"Biraz daha içirin onlara," diye fısıldıyordu kadın, boşluğa bakarak. "Daha fazla can, daha fazla güç!"
Dehşet verici olan sadece bu değildi. Kadın, evdeki diğer aile üyelerini birer birer o görünmez varlıklara "ikram" etmeye başlamıştı. Gece yarısı merdivenlerden yükselen o ritmik tıkırtılar, yaşlı kadının baston sesi değil, "Onlar"ın açlıkla yere vuran hayali pençeleriydi.
Çocuk, annesinin odasından gelen o boğuk çığlığı duyduğunda artık çok geçti. Annesi, yatağında görünmez eller tarafından havaya kaldırılmış, bedeni görünmeyen bir güç tarafından bir kâğıt gibi bükülüyordu. Yaşlı kadın ise köşede durmuş, bu vahşeti bir ninni mırıldanır gibi izliyordu.
"Korkma evladım," dedi kadın, kapıda titreyen çocuğa dönerek. Göz bebekleri tamamen kaybolmuş, yerini bembeyaz bir boşluk almıştı. "Onlar seni de sevdi. Çayımız demlendi, fincanın masada seni bekliyor."
Çocuk kaçmaya çalıştı ama evin koridorları artık dış dünyaya açılmıyordu. Duvarlar daralıyor, tavan alçalıyor ve evin her köşesinden o görünmez varlıkların buz gibi nefesi ensesinde geziniyordu. Kaçtığı her kapı, onu tekrar o kan kokulu çay masasına çıkarıyordu.
Sonunda, yaşlı kadının yanına çöktü. Masada iki fincan vardı. Biri boş, diğeri ise hala sıcak olan o koyu kırmızı sıvıyla doluydu. "Onlar" artık çocuğun kulağına fısıldamaya başlamıştı.
O gece, o evden bir daha kimse çıkmadı. Sadece rüzgârlı gecelerde, boş pencerelerin ardından dışarıya sızan bir çay kaşığı tıkırtısı ve çocuk sesine karışan o hırıltılı, yaşlı kahkahalar duyulur oldu.




Duvarların Ardındaki Ayin
Kuzey Fransa’nın isimsiz bir tepesinde, kara bulutların adeta bir kefen gibi sardığı Saint-Justine Manastırı, asırlardır sessizliğini koruyordu. Dışarıdan bakıldığında bu devasa taş yapı, inancın ve arınmanın sığınağı gibi görünürdü. Ancak içeriye adım atanlar, o kalın duvarların dünyevi kötülükleri dışarıda tutmak için değil, içerideki dehşetin dışarı sızmasını engellemek için inşa edildiğini çok geçmeden anlarlardı.
Genç rahibe adayı Elenore, bu soğuk koridorlara geldiği ilk gece bir şeylerin ters gittiğini hissetmişti. Havadaki o ağır, genzi yakan tütsü kokusunun altında, daha karanlık, paslı bir koku gizliydi: Kan ve korkunun kokusu.
Manastırın mutlak hakimi Peder Picard'dı. Uzun boylu, solgun yüzlü ve gözleri dipsiz birer kuyu gibi karanlık olan bu adam, gündüzleri kürsüde günahlardan arınmaktan bahsederdi. Fakat Elenore, onun bakışlarında şefkat değil, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının açlığını görüyordu.
Bir gece, ay ışığının bile girmeye korktuğu o zifiri karanlıkta, Elenore yatağından fırladı. Zemin katın derinliklerinden, taş duvarların içinden süzülüp gelen boğuk bir ses duymuştu. Bu bir dua değildi; acı dolu bir inleme ve ritmik, şeytani bir mırıltıydı.
Titreyen elleriyle bir mum yaktı ve ayak ucuna basarak hücresinden çıktı. Koridorlar, sanki canlı birer organizma gibi nefes alıyor, gölgeler mum ışığında şeytani şekillere bürünüyordu. Sesin kaynağına doğru, yasaklanmış mahzen kapısına kadar ilerledi. Kapı aralıktı.
Merdivenlerden aşağı süzüldüğünde, "bu duvarların ardında" yıllardır saklanan o korkunç gerçeğe şahit oldu.
Geniş, dairesel bir taş odada, Peder Picard ve yüzleri siyah kukuletalarla gizlenmiş birkaç rahip bir çember oluşturmuştu. Çemberin ortasında, boynunda tuhaf, göz şeklinde yakut bir kolyeyle - The Eye - taş bir sunağa zincirlenmiş genç bir kız yatıyordu. Kızın gözleri fal taşı gibi açılmıştı ama sesi çıkmıyordu; dehşetten aklını yitirmiş gibiydi.
Peder Picard, elindeki gümüş hançeri havaya kaldırdı. Sesi artık o vaaz veren yumuşak tonda değildi; sanki cehennemin diplerinden gelen, boğuk ve yankılı bir sesti:
"Bu duvarların ardında Tanrı yok! Sadece biz varız ve geçmişin günahları bu kanla temizlenecek!"
Elenore dehşet içinde gerilerken, ayağı çürümüş bir tahta parçasına takıldı. Çıkan o küçük "çıt" sesi, mahzenin ölümcül sessizliğinde bir bomba gibi patladı.
Aşağıdaki tüm mırıltılar anında kesildi. Sunağın başındaki Peder Picard yavaşça arkasını döndü. Yüzünde, kurbanını bulmuş bir iblisin o dondurucu gülümsemesi vardı. Gözlerindeki karanlık, doğrudan Elenore'un ruhuna saplandı.
"Aramıza yeni bir günahkâr katıldı," diye fısıldadı Peder Picard, sesi merdivenlerde yankılanırken. "Gelin ve onu içeri alın. Bu duvarların ardında, kimse çığlıklarını duyamayacak..."
Elenore kaçmak için arkasını döndü, mum elinden düşüp söndü. Karanlık onu yutarken, ensesinde kukuletalı rahiplerin soğuk nefesini hissetti. Taş duvarlar üzerine kapanıyor, manastır yeni bir sırrı daha sonsuza dek yutmaya hazırlanıyordu.


Tablo

Gökyüzünün ay ışığını bir ceset torbası gibi gizlediği o lanetli gecede, malikânenin çatı katından aşağı uğursuz bir inilti süzüldü. Orada, tozun ve unutulmuşluğun hüküm sürdüğü o karanlık odada, bir adam hırslarının ve deliliğinin kurbanı oluyordu. Karşısında duran tuval, henüz kurumamış bir yara gibi taze ve nemliydi.
Zalim baba, öz kızını diri diri o tavan arasına hapsetmişti. Küçük kızın açlıktan ve kimsesizlikten bitap düşmüş bedeni soğurken, babası son bir ihanetle fırçasını kızının kanına batırdı. Her fırça darbesi, kızın son nefesini ciğerlerinden söküp tuvalin liflerine hapsediyordu. Portre bittiğinde, kızın bedeni bir kabuk gibi yere yığılmış; ruhu ise o yağlı boya labirentinin içine, iki boyutlu bir cehenneme sürgün edilmişti.
Tablo artık nefes alıyordu.
Yıllar geçti. Eve gelen yeni sakinler, çatı katındaki o ağır, metalik kokunun peşinden giderek tabloyu buldular. Çerçevenin içindeki kız çocuğu o kadar canlıydı ki, bakışları odadaki oksijeni emiyor, insanın içini buzdan bir el gibi sıkıyordu. Tabloyu salona astıkları an, evin duvarları terlemeye, sanki canlı bir deri gibi zonklamaya başladı.
Geceleri, evin içinde çıplak ayak sesleri değil, tırnakların ahşabı tırmalama sesi yankılanıyordu. Evin hanımı, bir gece aynaya baktığında kendi yüzünü değil, tablodaki kızın çürümeye yüz tutmuş çehresini gördü. Portre acıkmıştı. Tuvaldeki boyalar, yaşayan bir kadının tenindeki rengi, gözlerindeki ışığı ve damarlarındaki sıcaklığı bir parazit gibi emiyordu.
Dehşetin zirvesi o gece yaşandı.
Tablodaki kızın göz bebeklerinden aşağı, simsiyah ve kıvamlı bir sıvı akmaya başladı. Bu bir gözyaşı değildi; bu, yüzyıllık bir nefretin dışarı taşmasıydı. Tablodaki figür yavaşça çerçeveden dışarı sarktı. Boyadan elleri, gerçek dünyanın mermer zeminine değdiğinde etrafa yayılan ses, bir cesedin parçalanma sesinden farksızdı.
Evin sakinleri, o gece dillerini yutan bir korkuyla yataklarında donup kaldılar. Gölgeler arasından süzülen o ıslak, boya kokulu figür, ellerinde binlerce fırça darbesinin acısıyla yaklaştı onlara. Kızın ağzı açıldığında içinden sadece siyah bir mürekkep ve boğuk bir çığlık yükseldi:
"Şimdi sıra sizin... Siz de bu çerçevenin arkasındaki sonsuz karanlığa hapsolacaksınız!"
Sabah olduğunda malikâne bomboştur. Duvardaki portrede ise artık sadece bir kız çocuğu yoktur. Yanında, yüzleri dehşetten çarpılmış, gözleri sonsuz bir acıyla donmuş yeni figürler belirmiştir. Tablo artık daha canlı, daha renkli ve çok daha kalabalıktır.
 
Yeni mesajlar Yeni Konu Aç  

   

SON KONULAR

Forum istatistikleri

Konular
1,192,505
Mesajlar
10,754,491
Üyeler
189,280
Son üye
ramonsuz
Geri
Top