Muhyiddin İbnü'l-Arabi
80+ Bronze
- Katılım
- 12 Mart 2022
- Mesajlar
- 532
- Reaksiyon skoru
- 507
- Konu Sahibi Konu Sahibi
- #14
"Hocaaa, laf kalabalığı yapma, sadede gel!
Ben sana 'kanıt' diye bizzat Mülk Suresi 5. ayeti koydum önüne. Arapçasıyla, mealiyle.Orada 'Rucûmen li’ş-şeyâtîn' yazıyor mu, yazmıyor mu?Yazar, 'Biz yıldızları şeytanlara atılan taşlar/mermiler yaptık' diyor mu, demiyor mu?
Senin o 'Arapça biliyorum' havan, bu ayeti görünce neden söndü? Neden bu ayete tek kelime cevap veremiyorsun? Çünkü işine gelmiyor. Çünkü bu ayeti kabul etsen, 'manyetosfer' masalın çöpe gidecek.
Bana 'sağdan soldan toplama' diyeceğine, şu soruya erkek gibi cevap ver:Allah yıldızları şeytan taşlamak için mi yarattı, yoksa senin iddia ettiğin bilimsel yasalarla mı?
Kitap 'Şeytan taşlamak için' diyor. Sen 'Bilimsel kalkan' diyorsun.Kitabı yalanlayan ben değilim, sensin.
Hadi şimdi ya Mülk 5'i açıkla ya da 'Ben ayet seçiyorum' de, konu kapansın."
maalesef bu arkadaşlar 25 tanede susup işlerine gelince konuşuyorlar. başarılı olamazlarsa başka ayetlere sallıyorlar
az önceki uzun yazıyı okumadıklarına eminim ama bu aşık arkadaşlara 1 yanıt daha verelim
Şihab (Kayan Yıldız, Düşen Meteorit) :"Andolsun ki biz, göğü yıldızlarla bezedik ve bazılarıyla şeytanların taşlanmasını sağladık. Onlara alevli ateş azabını hazırladık." (Mülk, 67/5)
Cenâb-ı Hak, bu âyette, cin ve şeytanlara birer roket anlamında fırlatılan yıldızlardan, meteoritlerden söz ederken «rücû-men li'ş-şeyatin» sözünü kullanmıştır. Hicir Sûresi 18, Saffat Sûresi 10, Cin Sûresi 8,9. âyetlerle «şihab» ve «şühüb» isimlerini kullanmıştır. Uzayda meydana gelen olayların bir kısmını rasathanelerdeki gözlemlerle tespit edip onları astrofizik açısından değerlendirebiliyoruz. Ancak bu olayların içyüzünün dayalı olduğu hikmeti bilemiyoruz. Çünkü biz insanların bu husustaki bilgimiz deney ve gözleme dayanmaktadır. Oysa her olayda yer alan görevli meleklerin önceden programlandığı şekilde olayları düzenledikleri bir gerçektir.
Biz meteoritlerle ilgili, ancak güneş sisteminde ve ona çok yakın olan sistemlerde yer alan ve bir çoğu hakkında belirli, yani hesaplanmış yörüngeler üzerinde hareket eden gök cisimlerinin bulunduğunu tespit edebiliyoruz. Oysa diğer sistemlerde sayısı, belirsiz buna benzer olaylar cereyan etmektedir. Cenâb-ı Hak, İlgili âyetle bu meteoritler hakkında bilgi vermekte ve sebeplerinden birini açıklamaktadır.
Bilindiği gibi, kâfir olan cinler ve bir de şeytanlar ışından yaratılmışlardır. Göklere çıkma yeteneğine sahiptirler. Fezada yine sayısı belirsiz melekler, emir ve komuta zincirinde ilâhî buyruk gereği devamlı haberleşme halindedirler. Şeytan ve kâfir cinler bu esrarlı âlemde inen haberleri dinlemek isterler. Oysa bu onlara yasak kılınmıştır. Yükselmeye başladıkları zaman «şihab» denilen meteoritler birer roket veya nükleer başlıklı füze gibi onlara fırlatılır ve böylece geri dönmeleri sağlanır.
Olayın içyüzü astrofizik açısından bilinmese de kâinatın çok mükemmel işleyen düzenine bakıp bu olaya inanmak gerekir.
Meteoritlerin kendi ışınları yoktur. Dünya çekim alanına girenleri atmosferde sürtünmeden dolayı akkor haline gelir; kimi parçalanıp toz haline girerken, kimi de yeryüzüne düşebilmektedir.
Konuya astrofizik (yani fizik ilminin astronomiye uygulandığı ilim dalı), astronomi ve astronomik uzaklıklar açısından bakıldığı zaman, kâinatın büyüklüğü, ilâhî kudretin sınırsızlığı çok daha rahat anlaşılabilir.
Yalnız Samanyolu denilen galaksiye bakılınca, en az yüz milyon yıldızın onu oluşturduğu görülür. Güneş ise bu yıldızlardan sadece biridir. Şüphesiz bu galaksiden başka uzayda birçok galaksiler vardır. Onlardan bir kısmı o derece uzaktır ki ışıkları bize yüz milyonlarca yılda ancak ulaşabilmektedir. Bu da kâinatın akıl almaz büyüklükte olduğunun bir başka belgesidir.
Yapılan astronomik hesaplara göre, en parlak yıldız olan Sirius, dünyamızdan sekiz ışık yılı, yani 75.684.400.000.000 km. uzaklıktadır.
Günümüzde yıldızlar hakkında bilgi edinmenin başlıca dört metodu söz konusudur. Tayf analizi, Dopper etkisi, fotometre ve fotoğraf..
İlgili âyetle, gerekli metotlarla araştırma yapılmasına işaret edilmekte ve insan aklı harekete geçirilmek istenmektedir.
Ama maalesef bu arkadaş, ayetin göktaşlarını işaret ettiğini ve göktaşlarının da anlık olarak değil, zamandan münezzeh olan Allah’ın önceden programladığı şekilde bu taşların düşmesini sağladığını maalesef bilemiyor. (böylece Cinler semaya yükselemiyor)
Sanırım ona göre Tanrı kavramı (varsa tabii) zamana sıkıştırılmış gibi.
buraya da ekleyelimde dil bilgisi olmayan insanların akıllarını bulandırmasın.
“جَعَلَ” fiilinin gramer yapısı (en kritik nokta)
Arapçada جَعَلَ fiili çoğu zaman iki mef’ûl (iki nesne) alır::::: جعلنا (X) (Y) = “X’i Y yaptık / X’i Y kıldık”
Bu ayette:
- السَّمَاءَ =1. mef’ûl (neyi yaptık?)
- سَقْفًا = 2. mef’ûl (ne yaptık?)
Yani kelime kelime:
:::::: وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا
= “Göğü/semayı tavan/çatı yaptık.”
Bu, “gökyüzü bize tavan gibi” anlamını gramerle netleştiriyor.
مَحْفُوظًا kelimesi:
**نعت (sıfat)**tır
سَقْفًا kelimesini niteler
İkisi de mansûb gelir: سقفًا محفوظًا (ikisi de “-an”)
Bu şu demektir:
“Korunmuş bir tavan”
Ve burada asıl bomba ayrım geliyor:
Arapçada:
حافِظٌ (hâfız) = koruyan (اسم فاعل / etken)
مَحْفوظٌ (mahfûz) = korunan / muhafaza edilen (اسم مفعول / edilgen)
Ayet “حافظًا” demiyor.
“سقفًا حافظًا” deseydi: “Koruyan bir tavan” olurdu.
Ama ayet diyor ki:
:::::::::: سقفًا محفوظًا = “Korunmuş bir tavan”
Yani sadece “bizi koruyan bir tavan” değil,
kendisi de korunuyor / muhafaza ediliyor.
Bu gramer farkı çok büyük. (keşke bilseydin böyle gereksiz çürüttüm masallarına yatmazdın.)
السَّمَاء kelimesi Arapçada köken olarak “yükseklik”tir ve sadece “bulut” değildir.
سماء = “üstte olan her şey / yukarı katman”
Bu yüzden “semâ” şunları kapsayabilir:
atmosfer katmanları
gök kubbe / uzay çevresi
Dünya’yı saran üst bölge (görünmez alanlar dahil)
Manyetosfer zaten gökte/üstte, Dünya’yı saran görünmez bir kalkan olduğu için “semâ” kavramının içine rahatça girer.
Şimdi mantığı Arapça üzerinden kuruyoruz:
Ayetin lafzı:
:::: korunan bir tavan (سقف محفوظ)
Bu, “tavanın kendisinin korunması” fikrini doğurur.
Atmosfer:
meteorların çoğunu yakar
canlılar için yaşanabilir ortam sağlar
Ama ayetin dediği daha ince:
“Bu tavan mahfûz = korunmuş.”
İşte bu noktada “mahfûz” kelimesi çok anlamlı oluyor:
Atmosfer koruyucu bir tavan
Ama ayet onu korunan bir tavan diye anlatıyor
Atmosferin “korunması” fikriyle en uyumlu modern mekanizma:
Manyetosfer (atmosferin ve canlılığın korunmasına hizmet eden görünmez kalkan)
Yani Arapça mantık şu:
Semâ = tavan
Tavan = mahfûz (korunmuş)
→ O tavanı “koruyan” ilave bir muhafaza düzeni vardır.
“وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ” kısmı (işaret/ayet vurgusu)
Son cümle:
هُمْ = onlar (mübteda)
مُعْرِضُونَ = yüz çevirenler (haber)
عَنْ آيَاتِهَا = onun ayetlerinden/işaretlerinden
Yani:
::: “Onun (semânın) işaretlerinden yüz çeviriyorlar.”
Bu da “semâ”nın içinde işaret/kanıt niteliği taşıyan düzenler olduğunu vurgular.
manyetosfer gibi görünmez koruyucu sistemlerle uyumlu olduğu ortaya çıkar.
Son düzenleme: